Göç,  Tarih

Göç ve 1939

Nehna yolculuğuna başlarken, ekip olarak toplumun güncel meselelerinin yanında tarihinin de çok önemli olduğuna ilişkin fikir birliğimiz mevcuttu. Bu amaçla toplumu tarihsel anlamda derinden etkilemiş olan “göç” olgusunu bir dosya olarak ele almaya karar verdik. Sanırım hemen hemen hepimizin ailesinde ya Lübnan, Suriye gibi yakın ya da Kanada, ABD ve hatta Brezilya ve Arjantin gibi okyanus ötesi ülkelere göç etmiş aile fertleri mevcuttur.

Toplumumuzdaki göç olgusunu bir hafıza süzgecinden geçirdiğimiz zaman, en büyük göç dalgasının 1939’da yaşanmış olduğunu görüyoruz. Elbette ki, özellikle I. Dünya Savaşı ve sonrasında tüm dünyada olduğu gibi bizim topraklarda da göç dalgaları olmuştu, fakat bizim toplumun büyük çoğunluğu Hatay Devleti’nin 1939 yılında Türkiye Cumhuriyeti’ne iltihakı aşamasında özellikle Suriye ve Lübnan’a göç etme durumunda kalmıştı.

Bu göç hikayesinin tarihsel sebepleri olduğu gibi siyasi sebepleri de olduğu aşikâr. Tarihsel sebepleri başka bir yazının konusu olarak ele almak üzere, bu yazıda siyasi ve hukuki süreçten bahsetmek istiyorum.

Toplumumuzun vatan olarak tabir ettiği ve günümüzdeki resmi adı Hatay olan şehir, 20. yüzyıla girerken Osmanlı Devleti’nin Halep vilayetine bağlıydı. 1918 yılında, I. Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri arasında Mondros Ateşkes Antlaşması imzalanmış, bu antlaşma çerçevesinde Osmanlı Devleti’nin toprakları İtilaf Devletleri tarafından işgale uğramıştı. Bu doğrultuda bizim topraklar da Suriye’nin tamamı ile birlikte Fransa tarafından işgal edilmiş ve 1921 tarihinde Fransa ile BMM (Ankara Yönetimi) arasında imzalanan Ankara Antlaşması ile bölgede özel statüde bir sancak kurulması kararlaştırılmıştı. Günümüzde Payas’ın güneyinden başlayan ve İskenderun ve Antakya’yı kapsayacak şekilde sınırları belirlenen bu özel statülü sancak, İskenderun Sancağı (Fransızca: Sandjak d’Alexandrette, Arapça: Livaa el iskenderuna) olarak isimlendirilmişti. Sancak, 1923 yılında önce Fransa Mandası altındaki Halep Devleti’ne, 1925’te ise yine aynı mandanın Suriye yönetimine bağlanmıştı.

1930’lu yıllara gelindiğinde Fransa’nın yeni bir dünya savaşı tehlikesiyle karşı karşıya kalmasının tedirginliğiyle manda yönetiminden çekilme hazırlıkları başlamış, bu doğrultuda İskenderun Sancağı’nın bağımsız Suriye Devleti’ne bırakılması söz konusu olmuştu. Bu durum, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin tepkisini çekmiş, sancağın Suriye topraklarından ayrı bağımsız bir ülke olarak kabul edilmesi konusunda Fransa ve Milletler Cemiyeti nezdinde sıkı diplomatik girişimlerde bulunmuştu. Özellikle Mustafa Kemal’in “Hatay meselesi benim şahsi meselemdir” sözüyle meselenin Türkiye açısından önemini dile getirmesi neticesinde, Türkiye tarafının yoğun siyasi çabalarıyla, Milletler Cemiyeti sancağın Suriye’den ayrı bir birim olduğuna karar vermişti. Bu karar üzerine İskenderun Sancağı 1938 yılında Fransa Manda yönetiminden ayrılarak, bağımsızlığını kazanmış, meclis kurulmuş ve Hatay Devleti adıyla tarih sahnesinde yerini almıştı. Aynı meclis 29 Haziran 1939 tarihinde toplanarak Hatay Devleti’nin Türkiye Cumhuriyeti’ne katılmasını kabul etmişti.

Hatay’ın Türkiye Cumhuriyeti’ne katılması, Fransa ile imzalanan 23 Haziran 1939 tarihli  “Türkiye ile Suriye arasında arazi mesailinin kat’i surette halini mutazamının anlaşma”  başlıklı anlaşmayla uluslararası hukuk tarafından da tescillenmiştir. Söz konusu anlaşmanın 2., 3. ve 4. maddeleri, özellikle Müslüman olmayan azınlıkların akıbetini belirlemek açısından önem arz etmektedir.

İlgili anlaşmanın 1. maddesinde, Türkiye-Suriye sınırının teknik olarak belirlenmesine yer verilir. 2. maddesi ise şöyledir: “Birinci maddenin son fıkrasında mevzubahis arazide mütemekkin (ikamet eden) Hatay vatandaşları Türkiye tabiiyetini bihakkın iktisap edecektir (vatandaşlığını elde etme hakkına sahip olacaklardır)”

Günümüz Türkçesine göre, bu madde birinci maddede bahsi geçen topraklarda yaşayan Hatay Devleti vatandaşlarının Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını kazanma hakları olduğunu belirtmektedir.

Anlaşmanın 3. maddesi ise şöyledir:

“İkinci madde mucibince (gereğince) Türkiye tabiiyetini iktisap eden (vatandaşlığını elde eden) 18 yaşını mütecaviz (doldurmuş) olan kimseler işbu Anlaşmanın meriyete (yürürlüğe) girdiği tarihten itibaren 6 aylık bir müddet zarfımda Suriye veya Lübnan tabiiyetini (vatandaşlığını)  ihtiyar etmek (seçmek) hakkını haiz olacaklardır. Balada mezkur (Yukarıda söz edilen) hakdan istifade etmek isteyen kimseler ikametgâhlarının merbut (bağlı) bulunduğu idari makama bu hususta bir beyanname tevdi edeceklerdir.(sunacaklardır) Kendilerine bir makbuz verilecektir. Hakkı hiyarı istimal edenlerin (seçme hakkını kullananların) listeleri, mümkün mertebe kısa fasılalarla (aralıklarla) Fransız Konsolosluğuna tevdi olunacaktır (sunulacaktır).”

Söz konusu maddede, Hatay vatandaşı olup bu anlaşma ile Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını kazanmış olan ve 18 yaşını doldurmuş kişilerin, anlaşmanın yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 6 ay içinde Suriye veya Lübnan vatandaşlığına geçebileceği belirtilmiştir. Bu ülkelerin vatandaşlığına geçmek isteyenlerin, ikametlerinin bulunduğu mülki idareye başvurmaları istenmiş; başvuruya ilişkin bir belgenin kendilerine verileceği, bu haktan yararlanmak isteyenlerin listesinin mümkün olacak kısa aralıklarla Fransız Konsolosluğu’na teslim edileceği belirtilmiştir.

Anlaşmanın 4. maddesinde ise Suriye veya Lübnan vatandaşlığını seçenlerin topraklardan tahliyesine ilişkin şekli düzenlemektedir. Madde şöyledir:

“Üçüncü maddenin ahkâmına tevfikan (üçüncü madde gereğince) hakkı hiyarlarını istimal eden (seçme hakkını kullanan) kimseler, müteakip (takip eden) 18 ay zarfında ikametgâhlarını Türkiyenin haricine (dışına) nakletmeye mecbur olacaklardır. Bunlar, mutasarrıf oldukları (sahip oldukları) emvali gayrimenkuleyi (taşınmaz malları)tasfiyeye mecbur olacaklar ve her türlü menkul mallar ile hayvanlarını elden çıkarmak veya beraberlerinde götürmek hususunda serbest olacaklardır. Balâda mevzubahis (Yukarıda konu edilen) tasfiyeden mütehassıl mebaliğ (ortaya çıkacak tutarlar), Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası iskenderun Şubesinde bir bloke hesaba yatırılacak ve bu mebaliğin tarzı nakli (ne şekilde nakledileceği) Türk ve Fransız Hükümetleri arasında hususî bir anlaşma ile kararlaştırılacaktır. Bu maddenin birinci fıkrasında mezkûr (söz edilen) kimselerin elinde bulunan Türk parasından gayri mebaliğ işbu Anlaşmaya mülhak (eklenmiş olan) Prose-Verbalde tesbit olunan şekilde ihraç olunabilecektir.”  

Bu maddeye göre, 3. madde çerçevesinde Türkiye vatandaşlığından çıkarak, Suriye ya da Lübnan vatandaşlığına geçenler, takip eden 18 ay içerisinde Türkiye topraklarından ayrılmaya mecbur kalacaklardır. Bu kişiler, sahip oldukları tüm taşınmaz malları elden çıkarmaya mecbur kalacak, taşınır mallarını ise yanlarında götürme hakkına sahip olacaklardır. Malların satışından elde edilecek meblağ ise İskenderun’da bulunan Merkez Bankası şubesinde açılacak bir hesaba yatırılarak bloke edilecek ve bu hesaptaki meblağın diğer ülkelere ne şekilde nakledileceği özel bir anlaşmayla kararlaştırılacaktır.

Özellikle bu maddeyle Antakya ve İskenderun’da yaşayan Müslüman olmayan topluluklar, çok zor bir seçime mahkum edilmiştir. Bir kısmı, Türkiye Cumhuriyeti tabiiyetini kabul ederek, ata topraklarında yaşamaya devam etmiş; daha büyük bir kısmı, 3. madde doğrultusunda Suriye ya da Lübnan vatandaşlığına geçerek, topraklarını terk etmek durumunda kalmıştır. Bu seçimin sebepleri ve sonuçları başka bir yazının konusu olsun, zira Nehna’da yayınlanacak “Göç” dosyasının zengin bir içeriğe sahip olacağı kanaatindeyim.

Yazıya okuyucularımızdan bir ricada bulunarak son vermek isterim. Kendi ailesi ve yakınlarından göç etmiş olanlara ilişkin hikayeleri ve deneyimleri olanlar bizimle bu değerli hikayeleri paylaşabilirse “Göç” dosyası altında yayınlayabiliriz.